Allah’ın rahmeti ve bereketi hepimizin üzerine olsun.
Yaklaşık son yirmi gündür, şahsıma Suriye ve genel olarak Ortadoğu’da yaşanan hadiselerle ilgili düşüncelerimi yazmam yönünde çok sayıda talep ulaştı. Ben de naçizane, karınca kararınca, dışarıdan bir gözle gördüklerimi ve inandıklarımı paylaşmak isterim.
11 Mart 2011’de Suriye’de başlayan ve “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreç, milyonlarca insanın yurtlarını terk etmek zorunda kaldığı büyük bir felakete dönüştü. Bu süreçte Suriyelilere en çok kapı açan ülkelerin başında Türkiye geldi. Aslında bu, Türkiye için yeni bir durum değildi. Daha önce Saddam’ın Halepçe’de Kürtlere karşı kullandığı kimyasal silahlardan kaçanlara da bu topraklar kucak açmıştı. Balkanlar’da, Kafkasya’da yaşanan savaşlarda da aynı tabloyu gördük.
Peki bugün binlerce kilometre öteden insanlar neden Anadolu’ya sığınıyor?
Çünkü bu topraklar, yüzyıllar boyunca hilafetin merkezi olmuş; merhametin, adaletin ve birlikte yaşama kültürünün mayalandığı bir coğrafyadır. Osmanlı’nın mirası olan bu anlayış, bugün bile mazlumların zihninde bir “güvenli liman” olarak yaşamaktadır.
Suriye dediğimiz topraklar; Kürtlerin, Arapların, Türkmenlerin, Dürzilerin ve Hristiyanların yüzyıllarca bir arada yaşadığı bir coğrafyadır. Bu çeşitlilik bir tehdit değil, bilakis bir rahmettir. Nitekim Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”
(Hucurât, 13)
Ancak imparatorluklar zamanla iç adaletsizlikler ve ekonomik sıkıntılar sebebiyle yıkılır. Osmanlı da bundan muaf kalmamıştır. Fakat kanaatimce Osmanlı yıkılmamış, durdurulmuştur. Ve bu durduruluşun bedelini bugün Ortadoğu kan ve gözyaşıyla ödemektedir.
Avrupa’nın ve Batı’nın gerçek yüzü ise bu ülkeler birer birer dağıldığında daha net ortaya çıkmıştır. Suriye’de, Afganistan’da, Mısır’da, Libya’da, Yemen’de, Myanmar’da ve daha nice ülkede iç karışıklıklar çıktığında; Avrupa, insan hakları söylemini bir kenara bırakmış, bu insanların tamamına kapılarını sıkı sıkıya kapatmıştır.
Çünkü onlar bu insanlara Kürt, Arap ya da Türk olarak bakmadılar. Tek bir kimlik gördüler: Müslüman.
Bu yüzden insanlar denizlerde boğuldu, bindikleri botlar patlatıldı, açık denizde ölüme terk edildiler. Batı’nın hiçbir zaman medeni olmadığı, her fırsatta tekrar tekrar ortaya çıkmıştır. Batı; insanı, hakkı ve hukuku değil, yalnızca kendi menfaatini esas alan vahşi kapitalizmin adıdır.
Amerikan emperyalizmi de bunun en açık örneklerinden biridir. Kendi tarihine baktığımızda, yerli halkları ve siyahileri katlederek kurulmuş; kan ve gözyaşı üzerine inşa edilmiş bir hegemonya görürüz. Bugün de aynı zihniyetle Ortadoğu’yu dizayn etmeye çalışmaktadır.
ABD’nin küresel gücü, siyonist sermaye tarafından baskılanmış dolar sistemiyle ayakta durmaktadır. İsrail’i yalnızca İsrail’den ibaret görmek büyük bir saflıktır. Bugün Ortadoğu’da yaşanan krizlerin asıl sebebi, “Büyük İsrail” hayalini gerçekleştirmek isteyen sapkın bir ideolojidir. Bu uğurda kurulan, fonlanan ve yönlendirilen yapıların nihai hedefi bellidir.
Son günlerde İran’da yaşanan gelişmeler de bu gerçeğin bir başka tezahürüdür. 1979’da devrilen Şah rejiminin yurt dışına kaçan aile bireylerinden birinin Batı’ya yaranmak adına sarf ettiği şu söz ibretliktir:
“Eğer İran’daki molla rejimini yıkarsanız ve beni başa getirirseniz, ilk işim İsrail’i devlet olarak tanımak olacaktır.”
Bu söz, Ortadoğu’da kimin kimi, neden desteklediğini açıkça ortaya koymaktadır.
Yüz yıldır dışarıdan getirilen kukla yöneticilerle, Baas rejimleri ve benzeri diktatörlüklerle bu halklar sömürülmektedir. Kürt, Türk, Arap fark etmeksizin; kim itiraz etmişse zindanlarda çürütülmüş, işkencelerden geçirilmiş, katledilmiştir. Saddam da Esed ailesi de bunun açık örnekleridir.
Şahsıma yöneltilen soruya gelince…
Ben hiçbir zaman asabiyetin, yani ırkçılığın peşinde olmadım; olmam da. Allah beni Müslüman olarak yarattı ve ben ümmet şuuru içinde yaşamaya gayret eden biriyim. Bana göre bu coğrafyada yaşayan her Kürt, her Türk, her Arap eşit derecede değerlidir.
Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Irkçılığa çağıran bizden değildir.”
(Ebû Dâvûd, Edeb, 121)
Ve yine:
“Müminler ancak kardeştir.”
(Hucurât, 10)
Bugün Suriye’de birinin diğerine “çete”, diğerinin ötekine “hain” demesi beni derinden yaralamaktadır. Yüzyıllardır birlikte yaşamış toplumların bu şekilde düşmanlaştırılması, emperyalistlerin en büyük başarısıdır.
Oysa Avrupa, kendi içinde farklı din ve milletlerle birlik kurarken; Ortadoğu’yu ve İslam coğrafyasını bölerek refahını artırmaktadır.
İki gün önce Kuzey Irak’ta Mesut Barzani ile ABD özel temsilcisi Thomas Barrack’ın, yine aynı şekilde Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi; ABD’nin bölgede nasıl ilkesiz, tamamen çıkar odaklı bir siyaset izlediğini bir kez daha göstermiştir. Yıllardır sözüm ona destek verdikleri Kürtlere, kendi menfaatleri gereği bir gecede sırt çevirebilmişlerdir. Çünkü ABD, tarih boyunca Ortadoğu’da hep güçten yana olmuştur; kim güçlüyse onunla hareket etmiş, halkları birbirine kırdırmakta son derece mahir davranmıştır.
İşte tam da söylemek istediğim mesele budur.
Son günlerde Suriye topraklarında yaşananlar ibretliktir. Birbirine düşürülen insanlar; kadın, erkek, çocuk demeden, farklı örgüt ve yapılar adı altında cezaevlerine doldurulmakta, esir alınmakta, katledilmektedir. Ortaya çıkan her tablo göstermektedir ki; öldürülen de, hapsedilen de bu toprakların insanıdır. Bunların içinde ne Yahudi vardır, ne Batılı vardır, ne de Hristiyan. Ancak bu kirli planları uygulayan, yönetici sıfatı taşıyan ajanlar ve taşeronlar vardır.
Dolayısıyla Ortadoğu halkları, yüz yıldır aynı senaryolarla tekrarlanan bu oyunu artık görmek zorundadır. Siyonizm ve onun kölesi hâline gelmiş ABD yönetimi, bu coğrafyanın asıl fitne kaynağıdır. Halklar birbirini öldürmekten vazgeçip, gerçek düşmanın kim olduğunu idrak etmedikçe bu kan durmayacaktır.
Buradan açıkça ifade ediyorum:
Ortadoğu halkları –buna İran da dahildir– birlik ve beraberliklerini kurmadıkları sürece sömürülmeye devam edeceklerdir. Gerçek bir huzur, gerçek bir yaşam hakkı isteniyorsa; Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık üzerinden değil, hakiki bir vahdet üzerinden hareket edilmelidir.
Allah Teâlâ bu konuda bizlere net bir ölçü koymuştur:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin.”
(Âl-i İmrân, 103)
Aksi hâlde bugün kurulan ya da yarın kurulacak tüm devletçikler, Batı’nın ve emperyalizmin kölesi olmaktan öteye gidemeyecektir.
Son söz olarak şunu söylemek isterim:
Bu topraklar hepimize yeter. Yeter ki birbirimizi inkâr etmeyelim. Dilleri, renkleri ve kültürleri Allah’ın ayetleri olarak görelim. Biz birbirimize silah çektikçe kazanan bu coğrafyanın halkları olmayacak; kazanan, bu coğrafyayı sömüren vahşi Batı medeniyeti olacaktır.
Rabbim ümmete basiret, feraset ve vahdet nasip etsin

