Kenan GÜL


Ektiğini Biçen Bir Fitne Rejimi

Bugün İran sokaklarında yükselen öfkeyi “dış mihrak” masallarıyla açıklamak mümkün değildir. İran, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de ve Gazze’de ne yaptıysa, bugün kendi coğrafyasında onun karşılığını yaşamaktadır.


Ortadoğu’da son kırk yılın haritasına dikkatle bakıldığında, her yıkımın, her mezhep savaşının, her iç çatışmanın altından aynı elin izleri çıkıyor. Bu el çoğu zaman “İslam devrimi”, “direniş ekseni” ve “emperyalizme karşı duruş” sloganlarının arkasına saklanıyor. Ancak gerçeklik bambaşka: İran, uzun yıllardır Müslüman coğrafyada nifakı bir dış politika enstrümanı hâline getirmiş, kaosu strateji olarak benimsemiş bir rejimdir.
Bugün İran’ın kendi topraklarında yaşadığı huzursuzluklar, protestolar ve güvenlik krizleri bir tesadüf değildir. Aksine, Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Yemen’e kadar ektiği fitnenin gecikmiş bir bedelidir.
Afganistan bunun ilk açık örneğidir. Bugün İran’a yakın bazı isimlerin bizzat kendi itiraflarıyla sabittir: ABD’nin Afganistan işgalinde İran, Washington’la aynı safta yer almış, Taliban karşıtlığı gerekçesiyle Amerika’ya istihbarat ve lojistik destek sağlamıştır. Meydanlarda “Büyük Şeytan” sloganı atanlar, masada şeytanla el sıkışmıştır.
Irak’ta ise İran, ABD işgalini fırsata çevirmiştir. İşgal sonrası mezhep fay hatlarını derinleştiren, Şii-Sünni çatışmasını körükleyen, ülkeyi milis yapılarla yönetilemez hâle getiren ana aktör İran’dır. Haşdi Şabi adı altında kurulan yapıların büyük bölümü Devrim Muhafızları’nın doğrudan kontrolündedir. ABD yıkmış, İran içeriden çökertmiştir.
Suriye’de yaşananlar ise artık gizlenemez boyuttadır. İran, Esed rejimiyle birlikte milyonlarca insanın katledilmesinde öncü rol oynamıştır. Kasım Süleymani’nin komuta ettiği İran destekli milisler, Halep’ten Guta’ya kadar şehirleri yakıp yıkmıştır. Ancak daha ibretlik olan şudur: İran Suriye’de bu kadar güçlü iken, İsrail yıllarca Şam’ı bombalamış, İran’dan ciddi bir karşılık gelmemiştir. Bu sessizlik bir zayıflık değil, örtülü bir mutabakatın işaretidir.
Gazze meselesi ise İran’ın ikiyüzlülüğünün en net fotoğrafıdır. Kudüs ve Gazze’yi dilinden düşürmeyen İran, Gazze savaşı başladığı günden bu yana sahada yoktur. İki yıl boyunca Gazze yerle bir edilirken, İran’dan ne askerî ne stratejik ne de caydırıcı bir adım gelmiştir. Filistin halkı yalnız bırakılmıştır. Direniş söylemi ekranlarda kalmış, bedel Gazze’de ödenmiştir.
Dahası var.
Esed rejimi çöktüğü anda, daha Suriye devriminin ilk günlerinde, İsrail savaş uçakları Suriye’de istihbarat binalarını ve stratejik merkezleri peş peşe bombalamıştır. Neden? Çünkü Esed rejimiyle birlikte İran’ın İsrail’le olan gizli temaslarının, ortaklıklarının ve kirli dosyalarının ortaya çıkmasından korkulmuştur. Bu bombalamalar bir askerî zorunluluk değil, delil yok etme operasyonudur.
Bugün biliniyor ki Hamas üyelerinin önemli bir kısmı, yıllarca Esed rejiminin zindanlarında tutulmuştur. Eğer İran gerçekten İsrail’e karşı samimi bir düşman olsaydı, Hamas mensuplarının Esed hapishanelerinde çürütülmesine nasıl göz yumabilirdi? Bu tablo bize açıkça şunu göstermektedir: İran, Esed ve İsrail bu başlıklarda en azından çatışmayan, hatta zaman zaman örtüşen çıkarlara sahip aktörlerdir.
Yemen’de de farklı bir manzara yoktur. Husiler üzerinden yürütülen vekâlet savaşı, Yemen’i özgürleştirmemiş; açlık, iç savaş ve yıkım getirmiştir. İran hiçbir beldeye huzur taşımamış, girdiği her yere mezhepçilik ve enkaz bırakmıştır.
Bütün bu örnekler bize şunu açıkça göstermektedir: İran, Müslümanlarla hiçbir zaman sahici bir birlik içinde olmamıştır. Açık düşmanlıktan çok daha tehlikeli olan gizli savaş yürütmüştür. İsrail’e düşman gibi görünen, Amerika’ya meydan okur gibi yapan bu rejim, perde arkasında hem İsrail’le hem de Baas rejimleriyle iç içe bir yapı sergilemiştir.
Bugün İran sokaklarında yükselen öfkeyi “dış mihrak” masallarıyla açıklamak mümkün değildir. İran, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de ve Gazze’de ne yaptıysa, bugün kendi coğrafyasında onun karşılığını yaşamaktadır.
Ortadoğu’da her taşın altında İsrail’i ve Amerika’yı görmek kolaydır. Ama asıl fitneyi görmek cesaret ister. Çünkü fitne bazen “direniş” diye konuşur, “ümmet” diye slogan atar; ama en ağır darbeyi ümmetin kalbine indirir.
İran’ın hikâyesi tam olarak budur:
Perde önünde düşmanlık, perde arkasında ortaklık.